Teknoloji Üzerine Diyaloglar – 6 Türkiye’de Savunma Sanayiinde Teknoloji

Google+ LinkedIn
Posted on 

Google – EDAM Teknoloji Üzerine Diyaloglar serimizde bu hafta konumuz savunma sanayii ve teknoloji ilişkisi.

Ulusal güvenlik meselesi hiç kuşkusuz en önemli meselelerin başında geliyor. Güçlü ordu güçlü devlet denkleminde teknoloji kavramı da artık bir oyuncu. Günümüzde güçlü savunma sanayii, teknoloji-ARGE çalışmalarıyla mümkün.

Savunma sanayii kavramını, tarihçesini, ülkemizin bugünü ve yarınını EDAM Savunma ve Güvenlik Araştırmaları Programı Direktörü Dr. Can Kasapoğlu ile konuştuk. Can Kasapoğlu, ülkemizde savunma sanayii, harp çalışmaları ve güvenlik bilimi alanında uzman sayılı isimlerden biri. NATO Savunma Koleji, NATO Siber Savunma Mükemmeliyet Merkezi, BESA Center, SWP, FRS gibi düşünce kuruluşlarında görev yaptı. Can Bey’in savunma sanayiine ilişkin görüşleri ve çalışmaları, France 24, The New York Times, The Jerusalem Post, Anadolu Ajansı, BBC, Al Jazeera, Deutsche Welle, The Washington Institute for Near East Policy, The National Interest, War on the Rocks gibi bir çok yerli ve yabancı medya platformunda yayınlanmış.

Umarım bu bilgilendirici yazıyı okurken siz de bizim kadar keyif alırsınız…

N.D: Tarihi perspektiften savunma sektörü ve teknoloji arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

C.K: Tarih boyunca biz teknoloji ile askeri kapasite arasında çok doğrudan bir ilişki gördük. Biyolojik olarak bakıldığında, Homo Sapiens, yani modern insan, fiziksel olarak şiddete yönelik evrimleşmiş bir (alt)tür değil. Örneğin güçlü pençeleri, çenesi yok, birçok yırtıcıya göre yavaş, suda hareket kabiliyeti sınırlı ve uçamıyor. Ancak aynı Homo Sapiens, saydığımız özelliklere sahip birçok canlıyı yeryüzünden silebilecek ve kendi türünden milyonlarcasını kısa sürede öldürebilecek kapasiteye sahip. Neden? Birincisi çok organize hareket edebiliyor, geniş gruplar halinde inovatif çözümleri takip etme yeteneğine sahip. İkincisi, organize şiddet uygulama sahasını geliştirebiliyor. Kanatları yok, ancak hava kuvvetleri oluşturabilecek, uzaya uydular gönderip datalinkler aracılığıyla haberleşebilecek bir zekaya sahip. Su altında nefes alamıyor, ancak nükleer denizaltı üretip, aylarca mürettebatı disiplin içinde tutabiliyor.

İnsan önce kara savaşlarıyla başladı, ondan sonra denizlere açıldı. Bundan bir yüz yıl önce savaşı havaya taşıdı. Özellikle uydu tabanlı teknolojiler üzerinden bugün kullandığınız GPS’i askeri uygulamalara entegre etti. Bu gelişmeler, uydular tarafından yönlendirilen akıllı bombalar gibi unsurlarla savaşı uzaya da taşımış oldu. En son çok ilginç bir şey yaptı 21. yüzyılda… Siber uzay dediğimiz, fiziksel olarak var olmayan bir alan icat etti. Savaşı bu icat ettiği beşinci boyuta taşıdı. Beşinci boyut üzerinden, fiziksel olarak var olan boyutlarda kinetik etki de üretti. Nesnelerin interneti ve bu alanın nasıl manipüle edilebileceği ya da SCADA sistemlerine yönelik siber saldırılar bu etkilerin yalnızca küçük bir örneği.

İnsan, yine siber boyuttaki çalışmalarıyla hava savunma sistemlerini köreltmeyi başardı. Örneğin 2007 yılında İsrail’in Suriye’de El-Kibar nükleer reaktörüne karşı yaptığı harekatın bugün detayları ortaya çıkıyor. Bilinen elektronik harp yöntemlerinden farklı bir teknik görüyoruz. Suriye hava savunma sistemlerinin hacklendiği ortaya çıkıyor…

Halihazırda, yukarıda saydıklarımızdan çok daha sarsıcı bir gelişme de yaşanıyor. Bugüne kadar tek karar alma mekanizması olan insan bugün bu tek karar verici olma özelliğini kaybetmek üzere. Yapay zeka ve yapay zeka tabanlı komuta kontrol ve istihbarat sistemleri, yani bizim algoritmik harp dediğimiz yeni açılım, insanın tek karar verici niteliğini elinden alacak gibi görünüyor. Bunun riskleri var ve aynı zamanda ortaya koyduğu fırsatlar da var…

Riskler şu, siz hukukçusunuz dolayısıyla hukuk alanından bakalım. Yakın zamanda Bosna’da bizim balkan kökenli vatandaşlarımızı da çok derinden sarsan soykırımı gerçekleştirenlerin cezalandırıldığını görüyoruz. Savaş suçlarının hukuki karşılığı var. Bundan 20 – 30 sene sonra bir otonom sistem, yani insandan bağımsız karar veren, yapay zeka ile donatılmış ve hedeflerini kendi seçen bir silah sistemi, örneğin bir hastaneyi bombalamaya karar verirse ya da belli bir etnik grubun yaşadığı bir köyü haritadan silerse bu savaş suçlarından ötürü kim yargılanacak? Yazılımcı mı? Sistemi bu alanlarda konuşlandıran komutan mı? Robotik altyapıyı dizayn eden ve inşa eden mühendis mi? Otonom robotik sistemlerin savaş suçlarını nasıl yargılayacağız?

N.D: Otonom sistemlere yönelik etik araştırmaları yapıyorlar.

C.K: Evet ancak bu etik ve hukuki çalışmalar teknolojik atılımın gerisinden geliyor. Ayrıca, bu işin etik boyutunun yanı sıra, savunma ekonomisi boyutu da var. Bugün insan tarafından yerine getirilen birçok görev, tıpkı endüstride olduğu gibi silahlı kuvvetler teşkilatları içerisinde de akıllı makineler tarafından yerine getirilecek. Dolayısıyla silahlı kuvvetler teşkilatlarının hem sosyolojik yapısı, hem de insan kaynakları yapısının değişeceği ile ilgili birçok projeksiyon var elimizde.

Bunun dışında işin siyasi karar alma boyutu var. Yani dünyanın her yerinde bir siyasi irade harp sahasına ülkenin genç evlatlarını sürerken zayiat riskini göz önünde bulundurmak durumunda. Çünkü içeride bir kamuoyu var. Harp sahasından ülkenin en iyi evlatlarının maalesef naaşları geldiğinde sorumlu olan hükümetlerdir. Dünyanın her yerinde, anayasal sistem ne olursa olsun, böyle…

Peki harp sahasına insan değil de otonom robotik sistemler süren bir siyasinin savaşa karar verme süreci nasıl olacak? Bu robotların evde bekleyen aileleri yok. Robotlar oy vermezler, protesto etmezler, duygusal tepkiler göstermezler, sinirlenmezler, sevmezler, nefret etmezler, ideolojileri takip etmezler… Binlerce robot kaybettiğiniz zaman, kamuoyunun tepkisi en çok ülkenin teknolojik altyapısına ya da ödedikleri vergilere ilişkin olabilir. Dolayısıyla bu durum siyasi karar vericileri savaş kararı vermek için daha cesur yapacak mı?

Yine otonom ve robotik sistemler ile ilgili dikkat çekici bir konu, her yeni teknolojinin buna sahip olanlar ve olmayanlar arasında siyasi-askeri bir uçurum oluşturduğu gerçeği… Amerika kıtasının keşfinde yerli halkın elinde ateşli silahlar ve barut olmaması ama keşfedenlerin elinde olmasının neden olduğu farkı bugün robotik ve yapay zeka teknolojisi beraberinde getiriyor. Aynı şekilde nükleere sahip olanlar kulübü ve sahip olmayanlar var. Bu kulübe Kuzey Kore, İran gibi aktörler girmeye çalıştığında – ki Kuzey Kore bunu başardı – ciddi uluslararası krizler yaşandığını görüyoruz. Yapay zeka ve otonom sistemlere, robotik harp sistemlerine sahip olanlarla olmayanlar arasındaki uçurum çok büyük ve daha da büyüyecek. Bu durum, dünyada devasa siyasi depremlerin olacağı anlamına geliyor. Dolayısıyla buna hazırlanmak gereklidir. Türkiye’de bugün sadece çekici bir ekonomik ve teknolojik alan gibi görünebilir ama bu bir varoluş sorunu olacak birçok devlet ve birçok toplum açısından.

Teknoloji şirketleri etik olarak askeri projelerde yer almak isteyecekler mi istemeyecekler mi? Etik açısından bir problemleri yoksa kaçınılmaz olarak askeri projelerde sürükleyici birincil aktör olacaklar.

N.D: Özel sektör ile savunma sanayii arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendirirsiniz?

C.K: Özellikle yapay zeka uygulamaları özelinde kamunun özel sektör ile savunma sanayii çerçevesinde çok ciddi bir koordinasyon içinde olmasını gerekiyor. Biz bugüne kadar hep askeri alanda üretilen icatların daha sonra ticari olarak kullanıldığını gördük. Teflon tava, at arabası, cep telefonu mikroprosesörleri, GPS sistemi. Bunlar hep askeri uygulamalardı ve daha sonra sivil alanın ticari kullanımına açıldı. Fakat bugün baktığımızda, sivil insansız araç projelerinin askeri alandaki “unmanned ground vehicle” dediğimiz insansız kara araçları çalışmalarının çok daha ilerisinde olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla burada savunma ekonomisi dengesinin baş aşağı döndüğünü görüyoruz. Yani önce sivil sektörün geliştirdiği bir takım yeteneklerin daha sonra askeri kullanıma dahil edildiğini görüyoruz. Bu durum, devletlerin klasik savunma ekosistemi yapılarını da değişmeye zorluyor. Örneğin Çin’in savunma alanındaki yüksek teknoloji stratejisi, özel sektör ile savunma sektörünün çok katı ve çok yoğun işbirliğine dayandırıyor.

Bu konuda artık bildiğimiz kesin sınırlar ortadan kalkıyor. Mesela şunu görüyoruz, Pentagon’un en önemli algoritmik harp projelerinden biri olan Project Maven’da birinci yüklenici şirket Google idi. Hatta Google’ın çalışanları bir askeri projede yer almayı reddettikleri için Google, kontratının uzatılmamasına ilişkin bir karar aldı. Dolayısıyla artık Google gibi Microsoft gibi firmaların önünde iki temel parametre var. Birincisi, etik olarak askeri projelerde yer almak isteyecekler mi istemeyecekler mi? İkincisi eğer etik açısından bir problemleri yoksa kaçınılmaz olarak askeri projelerde sürükleyici birincil aktör olmak durumundalar. Türkiye böyle bir savunma ekosistemi oluşturabilecek mi?

N.D: Teknolojiyi geliştiren şirketin kurulu olduğu ülke devletine karşı bir sorumluluk ve bağlılık içerisinde hareket ettiği durumda, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin savunma sanayiinde bu şirketin teknolojilerini kullanması pek mantıklı görünmüyor. Bu noktada her devletin kendi içinde savunma araçlarının ve gerekli teknolojiyi yaratması gerekliliği yok mudur? 

C.K: Eğer bir süper güç değilseniz, eğer savunma sanayiinizi destekleyecek yüz milyarlarca dolarınız yoksa, üst düzey harp sistemlerinin bugün orta büyüklükte devletler için tamamen milli imkanlara dayanarak yapılması mümkün değildir. Beşinci nesil ve altıncı nesil uçak projelerini ele alalım. Avrupa’da iki büyük altıncı nesil savaş uçağı projesi yürüyor şu anda. Bir tanesi Birleşik Krallık tarafından yürüttülen Team Tempest dedikleri altıncı nesil uçak projesi. Diğeri Fransa ve Almanya’nın açıkladığı yeni altıncı nesil uçak projesi. Fransa, Almanya, İspanya, İngiltere ayarındaki devletler bu tip gelişmiş harp sistemlerini hiçbir zaman tamamen kendi milli kapasiteleriyle yapmayı düşünmediler, düşünemezler. Nitekim İspanya, Fransız Alman ortaklığına, İtalya, İsveç de Team Tempest’a katılacaklar gibi görünüyor şu anda…

Bunun sebebi, tamamen milli kaynaklara dayalı üst düzey projelerde ilk vergi mükellefleri üzerinde çok ağır bir yük doğacak olması. İkincisi, daha geniş uluslararası savunma ekosistemleri oluşturmadan, bu sistemleri üretmek ve envantere kazandırmak mümkün değil. Üçüncüsü, savunma sanayilerinin uzman oldukları alanlara yoğunlaşması ve işbirliği yapması ortaya çıkacak ürünün kapasitesi üzerinde çok ciddi bir etkiye sahip. Dolayısıyla savunma sanayiini devletlerin milli kapasiteleriyle sınırladığımız dönemler geride kaldı. Artık sürdürülebilir uluslararası işbirliği dönemindeyiz, en azından orta büyüklükte devletler için durum bu…

N.D: Türkiye özelinde neler yapılmalı? 

Türkiye’nin zırhlı platformları için aktif koruma sistemleri projesini ele alalım. Ukrayna ile birlikte yürüttüğü bir proje bu. Bugün Türk Kara Kuvvetleri’nde bizim Suriye’deki harekatlarda gurur duyarak izlediğimiz, örneğin 155mm Fırtına Obüsleri Türk-Güney Kore işbirliğinin sonucu. Dolayısıyla burada hem bağımsızlık parametrelerini hem de milli savuma sanayii parametrelerini yeniden değerlendirmek gerekiyor. Tek taraflı bağımlılık değil ama karşılıklı bağımlılık oluşturan savunma ilişkileri milli kapasitenin bir parçasıdır.

Türkiye tek tedarikçiye de bağlı olmadan, hazır alım da yapmadan, kendi savunma sektörünü işin içine soktuğu ortak üretim projelerine dahil olmalı… Bu projelerde karşılıklı teknoloji transferi de yapılmalı.  Diğer önemli nokta, Türk savunma ekosistemi için acilen ve acilen yapay zeka, robotik gibi alanlarda yerel girişimler desteklenmelidir. Daha da önemlisi, bilgi çağına uygun insan yetiştirmek gerekiyor. 

Endüstri çağının gerektirdiği insan tipi ile bilgi çağının gerektirdiği insan tipi birbirinden çok farklı. Zaten Türkiye’de okullara bakarsanız, oturma düzeninden öğretmenin didaktik eğitim yöntemine kadar girişimci gençler değil, fabrikada ustabaşı yetiştirmeye yönelik bir eğitim sistemi olduğunu görürsünüz. Bir bireyin çok küçük yaşlardan itibaren literatürü takip edebileceği yabancı dil sorununu çözmesi gerekir öncelikle. Sonra teknoloji okur yazarı olması, merak etmesi ve araştırması gerekir. Ardından da computational thinking (bilişimsel düşünme) ,  critical thinking (eleştirel düşünme) gibi kendisini dünyada var edecek yeteneklere sahip olması gerekir. Eğitim sistemi bu açıdan bir milli güvenlik konsepti, dünyanın her ülkesi için geçerli ve enformasyon çağında daha da artan bir geçerlilikten bahsetmemiz gerekiyor.

N.D: Yapay zeka konusunun önemine ve savunma sanayiinde rekabet unsuru olduğu hususuna değindiniz. Yakın zamanda yaşanan gelişmeler ışığında Türkiye’nin savunma sanayiinde yapay zeka gibi teknolojilere mevcut yaklaşımını nasıl değerlendirirsiniz? 

C.K: Türkiye insansız sistemler konusunda çok ciddi bir atılım yaptı. Bugün beş bin saatin üzerinde gerçek harp koşullarında uçuş saati olan, kendi segmentinde en iyi çözümlerden birini sunan Bayraktar TB2 gibi bir sistemi üretmeyi ve ihraç etmeyi başardı. Özellikle, insansız sistemler alanında bu atılımın etkilerini biz Suriye’nin kuzeyindeki terörle mücadele harekatlarında gördük. Teknolojiye sahip olmanın siyasi manevra alanını nasıl genişlettiğini gördük. Unutmayın ki, 2000’lı yılların başında ABD kongresinden silahlı drone onayı çıksın diye çok ciddi diplomatik çabaların içinde olan ve bu çabalarına karşılık bulamamış bir ülkeden bahsediyoruz. Bugün bu ülke Suriye gibi bir hibrit harp sahasında binlerce saat uçuş yaptırdığı insansız platformlarıyla harekat icra ediyor. Bu bir oyun değiştirici, üstelik bu sistemleri muharip tecrübelerinden dolayı ihraç da edebiliyor. Hem de çok geniş bir alanda yani Ukrayna’dan Katar’a kadar uzanan bir marketten bahsediyoruz burada.

SASAD raporuna göre, Türkiye’de savunma sanayiinde 60 bin üzerinde kişi çalışıyor. Türk mühendisleri için çok çekici bir alan bu. Biz yine Türk savunma sanayiinde 2000’li yılların başında %20 olan yerli milli envanterin 2020’li yıllara gelirken %70 oranına çıktığını görüyoruz. Bunlar çok etkileyici gelişmeler.

Dolayısıyla Türkiye’nin bu çalışmaları kadar önem arz eden yapay zeka konusunda da çalışmalar yapması gerekiyor. Bu konuda Türk Cumhurbaşkanlığı kaynakları bu sene bir yapay zeka stratejisinin yayınlanacağını söylediler. Türkiye’nin insansız hava araçları yol haritası var fakat bu yol haritası ancak bir yapay zeka strateji belgesi ile anlamlı ve geleceğe ilişkin sonuçlar üretebilir hale gelebilir. Dolayısıyla böyle bir strateji belgesi çok önemli olacak.

Bu yapay zeka stratejisi içerisinde mutlaka eğitim, nitelikli insan yetiştirme, savunma sanayii ekosisteminde işbirliğine yaklaşım vizyonu, yapay zekanın askeri kapasite nasıl kullanılacağı hususlarının yer almasını bekliyoruz. Ayrıca, ABD’de sadece bu yapay zeka konusunda çok sayıda think-tank çalışıyor. Konsept üretme çok geniş bir entelektüel çabanın ürünü olmalı. Dolayısıyla, bu yeni dönemde oluşacak savunma ekosisteminin, bu ekosistemi entelektüel olarak destekleyecek bir strateji topluluğu ile birlikte düşünülmesi elzem diye düşünüyorum.

N.D: Girişimci olsanız girişiminiz hangi alanda olurdu?

C.K: Algoritmik harp. Yapay zeka tabanlı komuta kontrol, istihbarat ve karar verici sistemleri. Yani karar verme mekanizmasının tedrici olarak insandan alınacağı, insanla paylaşılacağı alanlar… Çünkü biz insana bugüne kadar çok spiritüel anlamlar da yükledik ama en nihayetinde insan biyokimyasal bir algoritma bütünüdür. Yazılım algoritmaları ve fiziksel olarak robotik daha iyi performans gösterdiği alanlarda gelişmeleri sürükleyecek, diğer alanlarda da insan-makine işbirliği ön plana çıkacak.

Politika Perspektifinden: Ne yapmalı?

 

  • Türkiye’nin yapay zeka stratejisi oluşturması ve ivedilikle uygulamaya koyması
  • Endüstri dönemine uygun eğitim sisteminin enformasyon çağına uygun olarak düzenlenmesi
  • Özellikle yapay zeka alanında çalışan yerel girişimlerin desteklenmesi
  • Savunma sanayiinde teknoloji ve bilgi alışverişinin var olduğu, karşılıklılık ilkesine dayalı projeler geliştirilmesi, uluslararası (teknoloji transferleri ve ortak üretim de içeren) savunma işbirliklerinin artırılması